Tuesday, May 10, 2011

The New Economy: What's New and What's Not (John B. Harms and Tim Knapp)

Yeni ekonomi "ekonomik büyüme, işsizlikteki azalma, düşük enflasyon oranı ve hayat standartlarında genel bir iyileşme" olarak tanımlanmaktadır.

Oysa, Harms ve Knapp'ın bu makalesinde, bu tanımın fiili durum ile neredeyse taban tabana zıt olduğu, aslında "yeni" diye bir şey olmadığı ve mevcut durumun uluslararası şirketlerin "küreselleşme"den faydalanarak ve NAFTA / WTO / GATT gibi örgütleri kullanarak "artık değerden" sermayenin aldığı payı daha da artıracak bir dizi politik manevra olduğunu ortaya koymaktadırlar.

Geçmiş dönemlerdeki (Büyük Buhran veya Savaş Sonrası Dönem - Altın Çağ) ekonomik göstergeler ile 1990 - 2002 arasındaki ekonomik göstergeler karşılaştırıldığında aslında büyüme performansı, işsizlik oranı, üretkenlik, çalışanların maaş / hane gelirleri arasında büyük bir fark olmadığı, hatta çoğu zaman eskiye nazaran bir azalma olduğu görülmektedir.

Fakir - Zengin arasındaki gelir adaletsizliğinin de yine daha önceki dönemlere azalmak yerine "zengin" lehine arttığı görülmektedir.

Daha önceki dönemlere göre en büyük fark çalışanların maaş harici gelirlerindeki (sağlık sigortası, emeklilik fonları) aşırı düşüştür; yani aslında çalışanların hem şu andaki hem de gelecekteki refahlarında bir artış olduğunu söylemek yanlış olacaktır.

Buhran dönemlerinde devlet harcamaları ile piyasanın hareketlendirilmesi gerektiğini söyleyen Keynesci teori, bu dönemde terkedilmiş ve eski "laissez-faire" ekonomik modeline bir geçiş olmuştur. ABD'nin 1990'lı yıllarda ard arda uyguladığı faiz artırımı çalışanların işverenlerle olan pazarlık gücünü (işsizliğin artması sebebiyle) azalttığı bir ortamda, doğrudan yabancı yatırım ve dış kaynak kullanımı yöntemleri ile ABD'deki sermaye işgücü ve kaynakların ucuz olduğu bölgelere giderek işsizlik oranının artmasına / maaşların (enflasyon karşısında) azalmasına neden olmuştur.

Özetle; "yeni ekonomi" olarak adlandırılan bu yaşadığımız dönemin daha doğru bir tanımı "çokuluslu şirketlerin işgücü veya ulusal politikalarla kısıtlanmadan daha ucuz işgücü ve kaynak arayışıyla dünyada rahatça gezmesi" şeklinde olabilir.

Üçlü İnceleme: Science and the Modern World - The Public Perception of Science and Technology in a Periphery Society - Technology, Information and Social Change

Science and the Modern World (Steven Shapin)
The Public Perception of Science and Technology in a Periphery Society: A Critical Analysis from a Quantitative Perspective (Leonardo Silvio Vaccarezza)
Reshaping Communication: Technology, Information and Social Change (Paschal Preston)

19. ve 20. yüzyıllarda bilimin insanların gündelik hayatlarını daha yoğun bir şekilde değiştirmeye başlamasından sonra, toplumlarda bilime karşı bir farkındalık oluşmaya başlamıştır. Fakat Shapin’in makalesinde belirtildiği üzere, insanlar her ne kadar bilimin gelecekte bir kurtarıcı olacağına inansalar da bilimsel bakış açısını (deneye dayalı, gözlemlenebilir, ölçülebilir sonuçlar ortaya koyan çalışmaları) kendi hayatlarında içselleştiremedikleri ortaya çıkmaktadır. Her ne kadar kansere çözüm bulma gibi gelişmeler bilimden beklenmekte olsa da “doğaüstü güçlere” inanç halen insanların kararlarında rol oynamaktadır.

Vaccarezza’nın çalışması konuya biraz daha farklı yaklaşarak insanların bilime bakış açılarını değerlendirmektedir; bilime karşı olumlu mu olumsuz mu baktıkları da bu şekilde belirlenmeye çalışılmıştır. Bu çalışmanın ilginç sonuçlarından biri eğitim seviyesi yükseldikçe, insanların bilime karşı olan inançları azalıyor ve daha temkinli yaklaşıyorlar.

Preston ise ICT’nin aslında sadece “teknolojiden” ibaret olmadığını, konunun sosyo-ekonomik ve kültürel boyutlarının da önemli olduğu üzerine durmaktadır. Fakat ICT olarak algılanan veya algılanması istenen gelişmelerin yoğunlukla teknoloji / teknolojik ürün odaklı olduğu üzerinde durulmakta ve buna karşı çıkılmaktadır.

Bu makalelerden elde edilebilecek ortak sonuç olarak; bilim ve teknolojide yaşanan gelişmelerin, doğal olarak, insan hayatında önemli değişikliklere sebep oldukları fakat insanların aslında teknolojiyi “ürün” olarak nesnelleştirebilmelerine rağmen bilimi hayatlarına yeterince dahil edemedikleri söylenebilir.

ICT’nin bir politika olarak ortaya çıkması, medyanın yoğun olarak bu konuyu işlemesinin ardında yatan nedenin ekonomik büyümeyi sağlamak amacıyla tüketimi artırmak olduğu söylenebilir; hazırda var olan bir teknolojinin geliştirilip pazarlanabilir hale getirilmesi ve kitlelerin erişimine açılması, ürünlerin “kişileştirilmesi” ve aynı zamanda medyanın da kişileştirilebilmesi olarak özetlenebilecek bu gelişmelerin ardında yatan esas nedenin firmaların daha fazla kâr etme güdüsünden kaynaklandığı söylenebilir.